BİR BAŞKA GÖZDEN 17 AĞUSTOS DEPREMİ
17.08.2010
Deprem olduğunu fark ettiğinizde sevindiniz mi hiç?
16 Ağustos 1999′a dönüyoruz efendim. Evleneli 2 ay olmamış daha. Yani daha Keşkül bile yok evde. Kuşum tanıştığımızdaki işinde bense bir reklam ajansındaki 7-8 aylık maceramın ortalarındayız. Kuşum o gece olmayacak, Ankara’ya gidiyor müşterilerle görüşme falan filan, otobüsle gidecekler. Ben bekar bir gece geçireceğim yani.
Akşama doğru ismini unuttuğum müşteri direktörü geliyor, lisedendir kırılmaz elbette. Turkcell ajans değiştirecekmiş, farklı ajanslardan sunum istemiş. Süper ajansız da powerpoint bilen yok, iyi mi? Sen yaparsın gazıyla bitiyorlar yanımda. Yaparım tabi, kralını yaparım diye alıyorum gazı. Nasılsa kuş da yok.
Mesai bitiyor, birisinin odasında koyuluyoruz işe. Yap yap yap, boz boz boz, düzelt düzelt düzelt, saatler geçiyor. Kuşum her molada arıyor cepten, nasılsın iyi misin diye. Hep içimde bir sıkıntı var diyor. Saatler geçiyor, geçiyor. Ertesi gün büyük tabi, Turkcell’i alacağız. Nihayet 02:00 – 02:30 gibi bitmiş oluyor işimiz. Bende araba da yok. Sağolsun bırakıyorlar eve. Saat oluyor 02:50 civarı falan.
Çok sıcak bir gece. Bir duş alıyor ve yatağa uzanıyorum. Ayıp mıdır bilmiyorum söylemesi ama çıplak yatarım ben. Duş sonrası, kuşsuz yatağa afedersiniz mal gibi uzanıyorum. Bir rüzgar çıkıyor sanki perdeler uçuşuyor, uyuyorum.
Rüyamda feci sesler duymaya başlıyorum. Ama ne feci sesler, zincir sesleri, çığlıklar, inlemeler, gıcırtılar, takıtılar. Kısacası bir korku filminde duyulacak tüm efektler mevcut. Bir not düşelim, ben rüyalarıma müdahale edebiliyorum bazı ölçülerde. Örneğin kabus görmem, farkına varırsam uyanırım hemen. Devam ediyorum, ulan diyorum kendi kendime, tek başınayken kabusun anlamı yok, uyan bakalım. Ve uyanıyorum, karanlık odadayım, yatağın ortasında ve çıplağım. Oh diyorum feci kabus geliyordu yırttım.
O an hayatımın belki de en korku dolu anı başlıyor. Rüyamdaki sesler hala kulaklarımda. Aslında kulaklarımda değil, gerçek olarak odanın içinde sesler. Ulan ne oluyor diyorum, dememle birlikte sallanmaya başlıyorum. Allaam yarebbim bu nedir? Feci bir sallanma, duvarlar çatır çatır ediyor, patlayacak sanki, ses artıyor artıyor, duvarlar çatırdıyor.
Buraya bir reklam giriyorum;

Kısa bir aradan sonra devam ediyorum
Nerede kalmıştım, Allaam yarebbim bu nedir? Feci bir sallanma, duvarlar çatır çatır ediyor, patlayacak sanki, ses artıyor artıyor, duvarlar çatırdıyor. Ben yatağın ortasında, çıplak halde karşı duvara bakıyorum. O duvarın arkasında evin salonu var. Sesler artıyor. Hemen tespiti yapıyorum. Demek ki diyorum bunca korku filmi bunca roman, hayal gücünün ötesinde gerçekmiş. Abiler görülmüş, yaşanmışları dökmüşler kaleme. Zira anormal sesler çıkaran bir şey var salonda ve muhtemelen birazdan salonla yatak arasındaki duvarı delerek gelecek yanıma.
Oda karanlık, ben çıplak, ses artmaktayken delikanlılık basıyor. Bari diyorum ışığı açayım da göreyim ecelimi, ne işmiş bu. Duvarlar çatırdamaya devam ederken, fırlıyor ışığı açıyorum. Artık her şey gözle görülür şekilde, çıplağım bu arada cidden her şey ortada
. Gel bakalım, diyorum içimden. Duvar çatlamıyor tamam da bir bakıyorum avize tavana çarpacak şekilde sallanmakta. Kapıya bakıyorum, dalgalanıyor mübarek. Ulaaaaan diyorum sevinçle, deprem lan bu. Yaratık maratık yok aminango.
O anda depremde ne yapılır dandik bilgileri geliyor, kiriş altına gidilir tabi de kiriş ne ki aminango. Kapının altına gidiyorum hala çıplağım. Nihayet sallantı bitiyor. Hemen telefona sarılıyorum, şarjı (türkçesi şarz) bitmek üzere. Kuş nasılsa Ankara’da, uyandırmayayım diyorum gecenin bir vakti, nitekim şebeke çökmüş durumda. Hemen şarja takmaya çalışıyorum ama elektrikler kesiliyor. O sırada kapı yumruklanmaya başlıyor, ödüm patlıyor, yan dairedeki komşular bağırıyor gel aşağı gel diye. Karanlıkta bir şort buluyor, üstüme geçiriyorum, daha az çıplağım. Telefonun az kalan piliyle birlikte merdivenlerden aşağı inip sitenin bahçesindeki kalabalığa karışıyoruz. İstanbul’un o güne kadar gördüğüm en güzel yıldızlı gökyüzü manzarası altında, sıkıntılı bir bekleyiş başlıyor.
Bir süre sonra önce bacanak arıyor nasılsınız diye. Sonrasında da kuşum arıyor. İçinde bir sıkıntıyla gitmişti, hissetmiştir diyorum. Çok feci sallandık burada, acayip bir deprem oldu diyor. O zaman dank ediyor kafama, Ankara ile İstanbul arasında bir yerde çok büyük bir facianın olduğu.
Sonrası karanlık elbette. Ben, o korkuyu yaşayıp deprem olmasına sevinen ben. Sabaha kadar komşunun arabasında sallantıyla uyukluyorum. Sabaha doğru eve çıkıp artçıların sallamasıyla biraz dinlendikten sonra işe koşuyorum. Bütün gün e-posta zincirleriyle herkes yardım istiyor birbirinden. Ben bir yandan gitmek isterken diğer yandan sanki elim ayağım bağlı gibi çakılıveriyorum İstanbul’a. Her gece işten gelip saatlerce televizyon başında olayları izliyorum. Uyku düzenim kaçıyor, kuşum akşamları bitkisel çaylarla uyutuyor beni.
Depremde yaşanan acıların yanında bir de kulaklarımın ve algılarımın feci şekilde duyarlı hale gelmesi kalıyor bana. Üst kat komşusu tuvalete giriyor, erkek mi kadın mı anlıyorum çiş sesinden. Yaz boyunca yatak odasının pencerelerini açamıyorum zira sokak köpeklerinin yürürken çıkardıkları tırnak seslerini bile duyuyorum. Hatta İstanbul’da duyulmayan depremleri hissedip, saatlerini not alıp ertesi gün Kandilli’nin web sitesinden doğruluyorum.
Depremden ölen ve kayıp olarak tanımlanan onbinlerin acısını hep hissediyorum. Yalova Sema Sitesi’nin fotoğraflarını görüyorum. 1984 yazını geçirdiğim sevimli sitenin yerle bir olduğunu görüyorum. Hala yolum düştükçe uğrayıp, yıkıntılarının temizlendiği ve yeşillik olarak kaldığı araziyi boylu boyuna yürüyorum. Üzerinde denize atladığımız ancak depremle yok olan iskelenin olduğu yere bir bakıyorum.
Deprem bir gerçek. Ancak korkular zamanla azalıyor. Bu nedenle o zamanlar arabanın bagajındaki deprem çantası önce eve portmantoya taşındıktan sonra plaj çantası haline geliyor zamanla. Şimdilerde aklımızda bile yok. O zamanlarda evlenen bir arkadaş korkudan Beylikdüzü’nde kiralık evde bile oturmazken şimdilerde oralardan ev satın alabiliyor. Biz, ölenler için dua ediyoruz ama olacaklar için edilecek duanın çok yararı olmayacağı ortada. Öldüren deprem değil aslında öldüren insanlar. İnsanların yaptıkları yanlışlar yüzünden ölüyoruz, öleceğiz. Ve ne yazık ki der çıkartan bir yapımız yok. Bu nedenle TBMM’den çıkan bir kararla fay hattını haritada güneye çekebilecek kadar da cahiliz.
Bu konuyla bağlantılı eski yazılar:
- 30 AĞUSTOS
- AĞUSTOS VE FENERBAHÇE
- HER ŞEY KOLAY UNUTULUYOR
- TAURASI DEPREMİ
- 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI
- ROBINHO DA FENERBAHÇE’DE
- OLİMPİYAT
- EN UZUN GECE
- 30 AĞUSTOS, ZAFER
- NASIL DA KAÇIRMIŞIM GÖZDEN
- SEVDA
- FENERBAHÇE’DEN BAŞKA BİRŞEY TUTMAM
- ÇOK YOĞUN BİR HAFTA
- AĞUSTOS BÖCEKLERİ
- SON DAKİKA GOLÜ
Kategori: Diğer hayat, Fenerbahçe

......kurdukları kulübün adını oturdukları semtten, amblemlerini Fenerbahçe Burnu’ndaki ışık saçan fenerden, formalarındaki renkleri ise papatyaların renklerinden aldılar...

