ÖMRÜM SENİ SEVMEKLE NİHAYET BULACAK

EURO 2008 PORTEKİZ MAÇI

09.06.2008

Evet döndüm. Ne yazık ki puanla dönemedim. İnşallah bizimkiler de puansız dönmezler. Güzel bir yolculuk oldu, yeni bir şehir görmüş oldum. Başlayalım yazmaya. Kısa kısa yaptıklarımı, yapamadıklarımızı anlatayım. Fotoğraflar çok iyi kalite değil zira görevli olmadığım için EOS400′ümü almadım yanıma. Bazen tribüne girerken zorluk çıkarabiliyorlar, göze alamadım açıkçası. Olympus 8.0 MP el makinamla ancak bu kadar fotoğraf oldu. Tam turistik yani. Buyrun;

Öncelikle İsviçre belki sadece Cenevre çok durağan, fazlaca sakin, sessiz ve hepsinden önemlisi yavaş bir şehir. Ve tabi ki halk futbolu sevmiyor gibi. Özellikle büyük markalar reklam alanlarında halkı gaza getirmek için ciddi reklam kampanyaları yapmışlar ama görülen nafile olduğu. Zaten bence bu reklamlarda yetersiz. İstanbul, Cenevre’den daha fazla turnuva kenti gibi işin aslı.

Fotoğrafta da görüldüğü gibi yollardaki ışıklandırmaları bu hale sokmuşlar. Gölün kenarına bir fıskiye koyup, topun o fıskiye üzerinde durduğu izlenimi veren bir görsel hazırlamışlar.

Cenevre şehri Portekiz’in Berlin’i. Nasıl ki Berlin İstanbul gibi Türk, Cenevre de Portekiz gibi Portekizli. Bu arada Portekizliler’in ülke isimlerini ‘PURTUGAL’ diye telafuz etmeleri çok güldürdü beni. Portekizce bilmiyorum bu nedenle hem o harfini hem de u harfini aynı sesle okuduklarını anlayamadım. Birini kullanma kardeşim madem aynı ses :) Hele bir de PURTUGAL PURTUGAL diye bağırınca pek komiğime gitti. Hoş biz de TÜRKİYA TÜRKİYA diye bağırıyoruz gibi geliyor kulağa ya, o da ayrı mevzu. Neyse abiler şehri Portekiz bayraklarıyla donatmışlar doğal olarak. Galiba İsviçre bayrağını asmak zorunluluğu varmış kendi ülke bayrağıyla birlikte, nedeni bu değilse de bir yalakalık durumu var zira her Portekiz bayrağının yanında bir İsviçre bayrağı mevcut.

Maçtan bir gün önce, Ertuğrul’la etrafta biraz dolaştık. Gölün kenarında bir köprüden geçtik.

Tramvay yolunda bir süre yürüdük.

Place de Molard isimli bir meydanda, Brasserie de Molard isimli bir yerden nefis bira içtik. Daha sonra Ertuğrul’un İngiletere’de birlikte okuduğu Zeynep ve yine adidas’tan Mert bize katıldı. Kendi biralarını kendileri imal ediyorlar, Blache ve Ambrée diye iki tür birayı denedikten sonra Blanche’de karar kılıp devam ettik. Yanında yediğimiz patates’in (pomme frite) haddi hesabı var mı bilemiyorum.

Cuma akşamı toplu yemek organizasyonu vardı. La Reserve diye bir restoran ayarlanmış. Takımın kaldığı otelin adı da La Reserve olunca dedik acaba aynı tesis midir? Gerçekten de aynı tesismiş, nitekim girişte ciddi zorluk çıkardılar güvenlik yüzünden. Yemeğe giderken fotoğraf makinamı yanıma almamış olmanın da üzüntüsünü gecenin ilerleyen saatlerinde hissettim zira adidas oyuncularında Semih, Tuncay, Emre, Hamit ve Hakan Balta, masamızı ziyaret ettiler. Semih’le biraz Fener’i de konuştuk, imzayı attığı için mutlu, kafası rahat. Ama yine yedek kalacağını biliyordu. ‘Boşver’ dedim, ‘Girersin 75′te atarsın bir tane, o golle ya beraberliği sağlarız ya kazanırız’. Ertesi gün 75′te girdiğinde skor 0-1′di. Ve ilk maçta İsviçre bastırırken, Çekler birazdan kilitler bir tane, maçı da 1-0 kazanırlar’ diyen bana çevrildi nitekim.

Semih’ten biraz sonra Emre de geldi. Çok da umursamadım açıkçası, düşüncelerimi daha önce ifade ettim. Birlikte gittiler bir süre sonra. Biz yemeği bitirmiş kahvelerimizi beklerken Tuncay belirdi. Çok özlemişim gerçekten, sarıldık, ‘Gurur duyuyorum’ dedim ‘Devam et’. Benim açımdan önemli bir andı zira Tuncay’ı kardeşim gibi severim. Uzun zamandır da rastlaşmamıştık, iyi oldu. Tuncay’la birlikte Hamit de geldi, herkes fotoğrafları çektirdi. Özellikle Emre ve Semih, Tuncay’la birlikte çok rağbet gördü. Hepsi gittikten sonra Hakan Balta geldi, sessiz, efendi bir çocuk. Ona diğerleri gibi rağbet olmadı. Nitekim alışmış olmalı, sessizce ayrıldı aramızdan.

Maç günü sabahı, bir gün önceki bira ve patateslerin sıkıntısıyla başladı. Ocak ayından bu yana ilk kez bu kadar yoğun tüketimim oldu zira. Öğleye kadar bir şey yemedim, yiyemedim. Sonra yine Ertuğrul’la Place de Molard’a gittik. Şehirdeki vatandaşlarımız renkli görüntüler vermeye başlamışlardı.

Bu renkli görüntüler sırasında alkol de oluk oluk akmaya başladı. Havanın soğuk olmasına bakmadan herkes formalarıyla meydandaki çeşitli restoranların, sokağa koydukları masalarda yiyp içiyordu. Biz de tabi kendi üstümüze düşeni yaptık. Bu sefer mönümüz deniz mahsulleriydi. Nefis istiridyelerden indirdik mideye.

Artık maça gitme zamanı gelmişti. Stade de Geneve’ye gitmek üzere, otele gittik önce. Herkes gelip buluşma gerçekleşince de otobüsle stadın yolunu tuttuk. Stada varınca otobüs bizi yürümeyle 10 dakikalık mesafede bıraktı. Bu yolu federasyonun kampanyasıyla Türkiye’den gelen vatandaşlarla birlikte yürüdük.

Stada gelince ‘Hospitaly’ bölümüne geçtik. Localar için ayrılmış kısımda İsviçre-Çek Cumhuriyeti maçını izlerken demlenmeye de başlamıştık.

Locanın manzarası gayet iyiydi ancak maçı buradan seyretmedik.

Çekler’in galibiyetiyle sonuçlanan maç sonrasında, bir süre daha takıldıktan sonra, stataki yerimize ulaştık. İçeri giriş çok kolay oldu. Görevlilerin maç biletini yırtmaması da enfes oldu.

O sırada bir baktım Mustafa Doğan arka sırada. Merhabalaştık, keyfi yerinde göründü. Yanında da Emre’nin menajerliğini yapan Ahmet Bulut vardı.

Maç öncesinde açılışla ilgili dans gösterileri yapıldı. Açıkçası çok zayıftı hepsi.

İki kale arkası tribün ülke taraftarlarına ayrılmıştı. Çekimi yapan ana kameranın bulunduğu yerde ağırlık basın tribününe verilmişti. Karşı tribün yani bizim oturduğumuz yer ise karışıktı. Arkamda Portekizliler, yanımda bizimkiler, solumda iki italyan, birlikte bekledik maçı.

Maç öncesinde bizim kale arkası güzel bir görsel oluşturdu ellerdeki kartonlarla.

 

Portekiz milli marşı okunurken bizim gibi bir hazırol durumu olmadığı için herkes atkıları açtı ve çok güzel bir görüntü oluştu.

 

Sonra takımlar sahaya çıktılar. Poster çekimleri yapıldı.

Galibiyet yemini edildi.

Kadroda iki sürpriz vardı, Mevlüt ve Kazım.

Sağ kanadımıza çok önem vermiştik Ronaldo nedeniyle ama Ronaldo bizim sol kanadımızda başladı.

Bunun rahatlından mıdır nedir, sağ kanadımız biraz gevşek gibi geldi bana.

İlk yarıda bulduğumuz iki şut fırsatından birinde, kazandığımız serbest vuruşu Nihat kullandı. Kaleyi bulmadı top.

Onların da ilk serbest vuruşu tehlikeli oldu ama kaleyi bulmadı.

Maçı biletli izleyen 29.106 kişiden birisi bendim.

Maç bitti 2-0, son dakikada bir gol daha yedik.

Ertesi sabah hava alanına gitmek üzere hareket etmeden önce çektim bu fotoğrafı. Kırmızı ışık yanıyor bize İsviçre’de. Sanırım yeşile dönmeyecek.

Maça gelince. Volkan, Aurelio ve ikinci yarıda çok az da olsa Kazım dışında ayakta kalan oyuncu olmadı. İşin kötü tarafı ise şu. Portekiz saha kendi oyununu oynamak için çıkıyor. Bizse her maça rakip ne yapacak diye çıkıp duruma göre hareket ediyoruz. Bunun nedeni de bir futbol ekolümüzün olmaması bence. Nihat ve Tuncay çok ama çok kötüydü. Mevlüt aralara sıkıştı ama kaleyi bulan tek şutumuz ondan geldi. Kazım birşeyler yapmak niyetindeydi, ikinci yarıda yaptı ama tek başına kaldı. Emre oyun kurucu görevini yerine getiremedi. Aurelio elinden geldiğince kesti rakip akınları. Servet ilk goldeki verkaçı engelleyemedi. Gökhan oyundan çıkana kadar hata yapacağı sinyallerini verip durdu. Hatta ilk yarıda ileriye amaçsız şişirdiği bir top yüzünden Kazım’dan fırçayı da yedi. Hamit verimsizdi, Hakan belli ki ‘ileri gitme’ emri almış, önü boşken bile kopup gidemedi. Sabri yanlış poziyonda girdi oyuna. Sağ beke çekilde Hamit ortaya geçseydi saha iyi olurdu. Semih geç girdi, tek kaldı. Emre sakatlık olunca dahil oldu oyuna, girdikten sonra 5 dakika boyunca topa ayağı değmedi, ilk poziyonda da gol onun geç kalmasıyla geldi.

Takımımız ne yazık ki umut vermiyor. Her maç dolduruşla kazanılmaz. Biz ne kadar milli duygularla oynuyorsak, rakipler de milli takım sonuçta, bir yere kadar tutuyor dolduruş. Bence kanatlar, savunma, orta saha ve forvet ikililer halinde kurulmalı. Yani eğer mümkünse oynaya stoperlerin ikisi de aynı takımdan olmalı, ya da kanat oyuncularının ikisi de. Birbirlerini tanıma olasılığı daha yüksek. Örneğin sol bekte Ümit Özat oynasa, sol kanattan ve Tuncay’dan daha çok verim alırız. Ya da Hakan Balta’nın önünde Arda olsa. Aynı şey stoper ikilisi için de geçerli, Servet’in partneri Galatasaraylı Emre olsa daha doğru gibi. Bence tabi.

Neyse, diyelim. Rakibin 3 topunun direkten döndüğü, bir golünün iptal edildiği bir maçtan sadece 2-0′lık bir yenilgiyle ayrılmak da kötü değil aslında. Turnuvaların en gollü maçı olabilirdi.

Yazar: onore,
Kategori: Milli, Taraftar
  1. “EURO 2008 PORTEKİZ MAÇI” başlığına 6 yorum yapılmış

  2. Gönderen: canarino giallo, 10.06.2008

    süper valla o anları yaşamış kadar olduk sayenizde
    yerinde izlemek gibisi yoktur.
    bir gün bende oralarda olacağım inş.
    en azından fanzone bölgelerinde idare etmek ilk amacım :)

    [Yanıtla]

  3. Gönderen: beercholic, 10.06.2008

    aynı şekilde gitmiş kadar olduk, fotolar süper abi kamerana sağlık.. 2012 de ukrayna’da görüşmek üzere :D

    [Yanıtla]

  4. Gönderen: ysfglryz, 11.06.2008

    güzelmiş hakketende yaaa…teşekkürler fotolar için…

    [Yanıtla]

  5. Gönderen: yiğit yılmaz, 11.06.2008

    Gerçekten Harika bir yazı ve fotoğraflar Teşekkürler ;)

    [Yanıtla]

  6. Gönderen: NYG, 15.06.2008

    tesekkürler usta..keyif kokuyor her tarafı yazının

    [Yanıtla]

  1. 1 Trackback(s)

  2. 10.06. 2008: EURO 2008 PORTEKİZ MAÇI

Yorumunuz